Uydurmanın Sözcüleri Konuştu

İlki 21 Şubat’ta düzenlenen Uydurmanın İncelikleri söyleşilerinin ikincisi Uydurmanın Sözcüleri temasıyla Pera Müzesinde gerçekleştirildi. Hep Kitap’tan çıkan Uydurmanın İncelikleri’ne katkı sunan Başar Başarır, Jale Sancak ve Müge İplikçi, kitabı yayına hazırlayan Hakan Bıçakcı’nın yönetiminde yazma alışkanlarını ve yazarlık serüvenlerini anlattı.

Hakan Bıçakcı: Yazar doğulmaz, olunur.

“Günlük, anı gibi türlerle kendini anlatma duygusu bana fena geliyor; zaten her gün kendimle beraberim.” diyen Hakan Bıçakcı, bu sebeple roman ve öykülerinde kendi hayatından çıkarak başkalarının hayatını anlatabilme olanağı bulduğunu söyledi.

Süper kahraman anlatılarından hoşlanmadığını, figüranlardan yana olduğunu anlatan Bıçakcı, “samimiyet” diye bir şey uydurulduğunu oysa önemli olanın yetenek olduğunu; edebiyatın da söz konusu duyguyu okura yaşatabilme yeteneğine sahip olması gerektiğini vurguladı.

Yaratıcı yazarlık atölyelerine de değinen Bıçakcı, yazarlığın öğrenilebildiğinin hatta öğretilmesi gerektiğinin altını çizdi: “Yazarlığın doğuştan gelen bir yetenek olduğu yanlış ve tehlikeli bir ideolojidir. Bunu çok sakıncalı buluyorum. Okur, bu tembelliği üzerinden atmalı ve yazmalı. Yazar doğulmaz, olunur.

Bıçakcı, romanlarındaki karakterlerin isimlerini başlarda belirlerken çok önemsemediği, arada nadiren de olsa  karakterin yapısıyla zıt isimler tercih ettiği ayrıntısını paylaştı.

Müge İplikçi: Yazarlık eğitimlerinde özgünlüğü iyiki de öğretemiyoruz

Söyleşinin konuşmacılarından Müge İplikçi, eserlerindeki kahramanların kendi gözünde tip değil kanlı canlı karakterler olduğunu, onları uzaktan da olsa tanıdığını anlattı. Roman kahramanlarının yazarın kendisi olduğu yönündeki yaygın inanışa karşılık da “karakterler hiçbir zaman yüzde yüz yazarın kendisi değildir” cevabını verdi.

Önemli olan hayattan bir şeyleri çekip alıp onu okura aktarmak. hayat size toslar, siz ondan bambaşka bir şey alırsınız.” diyen Müge İplikçi, okur kitlesini sürekli tetikte tutmayı sevdiğini dile getirdi. Tip mi karakter mi? sorusuna tipleri ittir kaktır yaşatmak zorundayken, karakterlerin yirmi dört saat yaşayan birileri olduğu yanıtını veren İplikçi, yaratıcı yazarlık eğitimleriyle ilgili de şu ifadeleri kullandı:

Yazmak, baştan sonra matematiksel bir eylem, kendince kuralları var. Yaratıcı yazarlık atölyelerindeki bir araya gelme, paylaşımda bulunma olayını çok önemsiyorum. Bu eğitimlerde sanatı sanat yapan en temel özellik olan özgünlüğü öğretmiyoruz, iyiki de öğretemiyoruz. Yazmak, gerçekten öğrenilebilir.

“Bu ülkede yazan çizen biriyseniz yalnızlığa mahkumsunuz. Bu sadece Oğuz Atay’a özgü bir yalnızlık değil.” diyen İplikçi, kahramanlarına hep aynı isimleri verdiğini bir okurunun uyarısıyla  fark ettiğini de anlattı ve “Dönüp dolaşıp niçin hep aynı isimleri kullandığımı anlamam için belki bir psikanalize gitmem gerek.”   dedi.

Jale Sancak: Yazarlık değil yazma öğretilebilir.

“Yaşanmadan yazılmaz” sözünü doğru bulmadığını, bunun düş gücüne yapılan bir haksızlık olduğunu dile getiren Jale Sancak, yazarların kendi hayatlarını anlatmak için romana, senaryoya, sinemaya ihtiyaçları olmadığını; bunu anı, biyografi gibi türlerle yapabileceklerini söyledi. Yazarın kendisini anlatmaya başladığı an yaratıcılığın orada son bulacağının altını çizen Sancak,  okurun, eserlerindeki karakterlerle özdeşlik kurması için özel bir çaba sarf etmediğini hatta okurun yadırgamasını istediğini, çünkü yadırgarsa sorgulayacağını  anlattı. Karakterlerini, anlatmak istediğini en iyi aktaracak özellikte seçtiğini belirten Sancak, tipin derinliğinin olmadığını ama karakterin üzerine bütün metnin kurulduğunu ve her şeyi onun taşıdığını söyledi.

“Hiç kimseye benzemeyen, benzersiz bir karakter yaratmanın peşinde değiliz. Sana, ona, diğerine benzeyen karakterler yazıyoruz. Bu karakterler amacımıza en uygun, anlatmak istediğimizi en iyi anlatacak olanlardan seçiliyor.” diyen Sancak, yaratıcı yazarlık atölyelerine yönelik eleştirilere de şu sözlerle cevap verdi: Seramikten resme kadar bütün sanat dalları öğretilebilir. Ama yazarlık söz konusu olunca ulvi ve tanrısal bir özellik yüklenerek bunun öğretilebilir bir şey olmasına karşı çıkılıyor. Yazarlığın değil de yazmanın öğretilebileceğine inanıyorum. Bunun bir matematiği, kuralları var. Yaratıcı yazarlık eğitimleri bunları gösteriyoruz.

Başar Başarır: Yazmaya meyilli insan bunalımlı insandır

İnsanların kahramanları sevdiğine, yazarları da kahramanlaştırdıklarına dikkat çeken Başar Başarır, kahraman anlatılarını pek sevmediğini, figürlerden yana olduğunu ve o kadar da orijinal ve farklı olma iddiasının bulunmadığını söyledi. Yazmaya meyledenlerin genelde bunalımlı insan olduğunun altını çizen Başarır, “Okur olarak uydurulmuş veya yaşanmış olduğuna değil kâğıt üzerinde iyi durup durmadığına bakarım. Mühim olan anlattığı şey bana geçiyor mu, samimi mi inandırıcı mı?” dedi.

Yazmayı, yazabilmeyi sevdiğini, o tatmin duygusunu yaşamayı önemsediğini söyleyen Başarır, bir eserde asıl önemli olanın duygu olduğunu “Ana fikir diye bir şey yoktur, belki ana duygu olabilir. Yazar kaşıntısının sebebi, kaşıntının başlangıç noktası o duygu olsa gerek” sözleriyle dile getirdi.

Söyleşide Jale Sancak ile Başar Başarır arasındaki keyifli atışmalar da hafızalara kazındı.

“Uydurmanın Sözcüleri Konuştu” için 4 cevap

  1. “Yazmaya meyilli insan bunalımlı insandır.” Bu söze tamamen katılıyorum. Bunalımı olmayanın ne işi var o kadar meşakkatli bir işte. Neden uğraşsın şu kelime mi, bu kelime mi? diye peşlerinden kovalayıp duracak harf, kelime, cümle diye.

Bir Cevap Yazın