Nedim Gürsel: Yazmak biraz mazoşistçe bir iş

Lütfi Özgünaydın‘ın İFSAK’ta düzenlediği Fotoğraf Edebiyat Sohbetlerinin 22 Mart’taki konuğu Nedim Gürsel‘di. İlk hikâyesinin ve kitap tanıtım yazısının Vedat Günyol tarafından Yeni Ufuklar dergisinde yayımlanmasıyla edebiyata adım attığını söyleyen Gürsel, yazarlığına dair önemli ipuçlarından Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk‘la ilişkisine, eserlerindeki şehir etkilerinden Nâzım Hikmet ile Yahya Kemal arasındaki alakaya kadar birçok konuda açıklamalarda bulundu.

Sanat telifle ölçülemez

Edebiyata ilk adımımı attığım yıllarda dergiler çok önemliydi. O dönemin kalburüstü dergilerinde görünmek özellikle genç yazarlar için neredeyse kaçınılmazdı. Yeni Ufuklar, Mehmet Fuat’ın çıkardığı Yeni Dergi, Cemal Süreya’nın yayımladığı Papirüs ve buna benzer dergiler önemliydi. Bu dergilerde görünürseniz ancak yayınevlerine kitabınızı götürebilirdiniz.

İlk hikâyemi de ilk kitap tanıtım yazımı da Vedat Günyol yayımladı, 10 lira telif ödedi.

Milliyet Sanat ve Atlas dergileri için röportajlar yaptım. Biraz gazeteciliğim de var ama bu daha çok bir yazarın gazeteciliği biçiminde oldu. Atlas dergisi yurt dışında gideceğimiz yerlere yanımda fotoğrafçı da gönderirdi. Ben bu şartlarda çalıştım. Benim zamanımda internetten indirme, stok fotoğraflar yoktu. Bugün Hürriyet Seyahat’te fotoğrafları internetten indiriyorlar.

Sanat telifle ölçülemez ama her sanatın bir piyasası var. Bir yazar, piyasanın talebine göre yazmamalı elbette ancak eser yayımlandıktan sonra onun daha çok okura ulaşması için yayımcısına da yardımcı olmalı.

Çok küçük yaşta, 9 yaşında ilkokuldayken uyaklı şiirler yazdım. Sonra babamı imrenip şiiri bıraktım, yazılar yazmaya başladım. Tek bir kitapla şair olunmaz, tabii Ahmet Arif değilseniz.

Yazarlık tarzım kısa hikâyeye daha uygun

Dostoyevski‘den çok etkinlendim. Nâzım Hikmet de dahil her ikisi beni Rus edebiyatına yöneltti. Rus edebiyatıyla lise yıllarından beri alakam oldu. Gogol, benim için çok önemli bir keşifti çünkü Kafka‘nın habercisidir. Ama asıl etkilendiğim yazarsa Tolstoy oldu.

Hem akademik hem de edebiyat alanında çalışmak yazarı çok yoruyor, bir yandan besliyor.

Hem Türk hem Fransız yayımcılarım roman yazmam için ısrar ediyorlar ama yazmadım. Demek ki benim gezi kitaplarımla Sait Faik’lerim pek satmıyor. Yayımlanmayan birkaç öyküm var.

Yazarlık tarzım, tür olarak kısa hikâyeye daha uygun. Şiirsel bir atmosferi seviyorum, roman buna pek imkan vermiyor.

Kendini eleştirmeyen yazar, mücadeleyi kaybetmiştir

Eserlerimin hepsini Türkçe yazarım, sonradan Fransızcaya çevrilir. Tek kelime Fransızca yazmadım.

İstanbul beni, yazarlığımı çok etkiliyor. Sonrasında Berlin, Venedik, Paris beni etkileyen diğer şehirler. Paris’te değil İstanbul’da yaşasaydım İstanbul’u bu kadar yazmazdım. Hasret çekmek etkili.

Kendini eleştirmeyen, yaptığım işin daha iyisini yaparım demeyen sanatçı, yazar mücadeleyi kaybetmiştir. Sanatçının yaptığı işi sorgulaması gerekir. Bende durum böyle. En iyi kitabımı sorduklarında “Hiçbiri” derim. Benim için en büyük ödül okunmaktır, okur tarafından verilendir.

Yazmak biraz mazoşistçe bir iş. Göründüğü kadar çekici değil, yalnızlık gerektiren bir uğraş.

Nedim Gürsel

Nedim Gürsel’in Yaşar Kemal’le İlişkisi

Yaşar Kemal’le aramızda hep abi – kardeş ilişkisi oldu ama edebiyat anlayışı açısından farklıydık. Yerel edebiyata karşıyım, Yaşar Kemal’le o anlamda bir anlaşmazlığım var. Yerel edebiyat, her zaman evrensele varamaz. İlk kitabımın Fransa’da yayımlanmasında Yaşar Kemal’in yazdığı rapor çok etkilidir.

Yaşar Kemal‘in Çukurovası ile benim gidip gördüğüm arasında çok fark vardı. Bunu kendisine de söyledim. Biraz doğru, bir hayli abartılı. Yaşar Kemal, romanlarını galiba böyle yazıyor. O büyük bir yazardı. Yaşar Kemal’in yazısını belirleyen önemli unsurlardan biri epik. Ama cinsellik yok mesela. Bunu kendisine söylediğimde kızdı. O kendi dünyasını kurmuş, üslubunu oluşturmuş usta bir yazar. Her yazarın bir Çukurovası vardır, Kafka’nın da bir Çukurovası var, derdi.

Benim de kanımda Çakırcalı Efe’nin kanı var ama Yaşar Kemal’in eşkıya hikâyesi gibi ben bunu her yerde anlatmıyorum

Saik Faik, biraz da benim sayemde Fransa’da tanındı

Türk edebiyatı eskiye nazaran Fransa’da daha çok tanınıyor ama hakettiği ölçüde değil. Fransa’da en çok tanınan Türk yazar Nazım Hikmet’ti, sonra Yaşar Kemal girdi. Nobel edebiyat ödülüyle Orhan Pamuk fenomeni ortaya çıktı. Sait Faik Abasıyanık, sadece öykü yazdığı için Fransa’da tanınmadı çünkü Fransa’da roman yazmayan yazar kabul edilmiyor. Sait Faik, biraz benim sayemde tanındı. Onun Fransa yıllarını da araştırıp yazdım. Hiç yapmadığım bir şeyi yaptım, onun birkaç hikâyesini Fransızcaya çevirdim.

Fransız edebiyatı ile Türk edebiyatı arasında dağlar kadar fark var diyeceğim ama tarih boyunca fazla alış veriş de olmuş. Bizde roman tür olarak biraz geç. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ilk Türk roman yazılıyor, Namık Kemal – Araba Sevdası. Onların referansı Batı romanı, özellikle de Fransız romanı. Türkçeye ilk çevrilen roman Tercümei Telamak var, Fenelon’un kitabı. Ama bakıyorsunuz 19. yüzyıl Fransız romanını belirleyen asıl romanlar Tanzimat’ta çevrilmiyor, mesela Flaubert yok. Ama Fransız edebiyatıyla alış veriş daha o zamandan beri var. Sonra bu doğrudan etkiye de dönüşüyor, birçok yazar mesela Demir Özlü, yeni Fransız romanını model olarak almış bir yazardır. Sadece tasvire dayanan, psikoloji olmayan, psikolojik kahramanları bulunmayan anlatılar yazdı. Ve beni de etkiledi biraz bu yönden Demir Özlü.

Nâzım Hikmet – Yahya Kemal ve Fransız edebiyatı

Nazım Hikmet’in üzerinde de Fransız edebiyatının etkisi var. Paris, Nâzım Hikmet’in çocukken hayalinde olan bir kent. Çünkü annesi Cemile Hanım Paris’e gidiyor, resim atölyesinde çalışıyor. Sonra da boşanıyor Hikmet beyden. O zamanın koşullarına göre serbest diyebileceğimiz bir kadın. Ve Yahya Kemal de her gün evine damlıyor Cemile Hanımın. Nâzım Hikmet de küçük bir çocuk. Evin kedisi için bir şiir yazıyor. Yahya Kemal de diyor ki, “Cemile, bu çocuk iyi şair olacak ileride.”. “Nereden anladın?” diyor, “Çünkü bu kadar çirkin bir kediye çok güzel bir şiir yazdı” diyor Yahya Kemal.

Yahya Kemal’in kafasını kıramayan Nâzım, onun veznini kırdı

Yahya Kemal on iki yıl kalıyor Paris’te, Paris’le ilgili tek şiir yazmış ama olsun. Cemile Hanımla Yahya Kemal arasındaki sırdaşlık, büyük bir ihtimalle aşk, herhalde küçük Nâzım Hikmet’i rahatsız etti. Çünkü daha sonradan o parizyen havaya karşı tavırları olmuş Nâzım Hikmet’in. Benim fikrim şu: Tabii ki küçük çocuk kıskanır annesini. Yahya Kemal’in kafasını kırmak istemiştir ama Yahya Kemal’in kafasını kıracak gücü yok, bu yüzden onun temsil ettiği aruz veznini kırdı. Şiirde ilk serbest vezinle yazan şair, Nâzım Hikmet’tir. Burada da dolaylı olarak Nâzım Hikmet’te bir Paris etkisi olduğu söylenebilir. Sürgün yıllarında 1950 ile 1963 yılları arasında üç kez Paris’e gidiyor. Paris’le ilgili şiirleri var, biri Paris Bilmecesi ama bence çok başarılı şiirler değil. (Bunun videosunu koy)

Orhan Pamuk’la niçin küstüler nasıl barıştılar?

Ben Orhan Pamuk’la, daha Orhan hiç kitap yazmadan tanıştım. Paris’ten arkadaşım Nilüfer Gönen, doktorasını yaparken ” Ya benim çocukluk arkadaşım var Orhan Pamuk, seninle çok tanışmak istiyor, ne zaman tanışacaksınız?” dedi. Orhan Pamuk kim yani, ben büyük bir yazarım, kitabım yeni çıkmış ama Türk Dil Kurumu ödülünü almışım, 1970’li yılların sonu. “Ya Nilüfer niye ısrar ediyorsun, beni Orhan Pamuk’la tanıştıracağına bir kız arkadaşınla tanıştır.” dedim. Sonra da Nilüfer tanıştırdı bizi, birlikte seyahatlerimiz oldu.

Orhan Pamuk haklı olarak bana gücendi

Orhan’la hiçbir zaman yakın arkadaş olmadık ama kavga da etmedik. Yalnız aradan yıllar geçti, 2004’te Bahçeşehir Üniversitesine ders vermek için geldim. Zaman gazetesinden gazeteci Nazmiye Hanım aradı, röportaj yapmak istedi. Konu şu: Fransa’da türban olayı var, liselerde yasak ama üniversitelerde serbest. Benim de türbanlı öğrencilerim var mı yok mu? Türban nedir? Bu konularda bir röportaj yapalım dedi. Ben de olur dedim. Güzel bir röportaj yaptık, konu tamamen İslam, türban, açılma kapanma, Fransa, laiklik… En son soru da “Orhan Pamuk’un Nobel adayları arasında adı geçiyor, ne diyorsunuz?” Ben de orada şeytana uydum. Dedim ki, itiraf edeyim: “Orhan’a Nobel’i verecekler ama almak için bir soyunmadığı kaldı.” Sen bunu al, “Nedim Gürsel: Orhan’a Nobel’i verecekler ama almak için soyunmadığı kaldı.” diye manşet yap.

Enis Batur aradı, o zaman Yapı Kredi Yayınlarının editörüydü. “Ya” dedi, “Orhan senin arkadaşın değil mi, ben öyle biliyorum?” dedi. “Ya ben gördüm hayrete düştüm, niye böyle konuşuyorsun arkadaşın hakkında?” dedi. “Nasıl olsa görmez.” dedim, o zaman NewYork’taydı. “Görmez olur mu, hemen telefon etti faksla gönderiyoruz.” dedi. Orhan, haklı olarak bana gücendi. Ne zaman ki Allah’ın Kızları mahkemeye verildi ve Türkiye’de yargılanmaya başladım, bunun Avrupa’da da bir yankısı oldu. Fransız yayıncım bir inisiyatif aldı, “Nobel alan yazarlar Nedim Gürsel’i destekliyorlar” diye Le Monde gazetesinde ilan çıktı, Nobel almamış yazarlar da vardı. Bunun üzerine Orhan Pamuk “Ben niye yokum?” dedi. Çünkü buradaki gazeteciler de demişler ki “Türk yazarı desteklemiyor da niye diğer Nobel ödülü alanlar destekliyor?” Orhan Pamuk biraz profesyoneldir. Şimdi barıştık, geçende Yapı Kredi’nin Sabahattin Ali için yaptığı sergide karşılaştık. “Ben sana küsmüştüm ama neden acaba hatırlamıyorum?” dedi. Ben de “Hiç açma boş ver.” dedim, olay bundan ibaret.

Yeni yazılardan haberdar olmak için kaydolun:

Diğer 13 aboneye katılın

“Nedim Gürsel: Yazmak biraz mazoşistçe bir iş” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.