(3+1) Jale Özata Dirlikyapan: Şiirin, öykünün tanımı sabitlenemez

edebî blog’un 3+1 yazı dizisinin dördüncü kalemi, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Jale Özata Dirlikyapan. Dirlikyapan, William Faulkner ve İnci Aral ile daha önce 3+1’de yazan Pelin Buzluk‘un edebiyata dair görüşlerini yorumlarken Hüseyin Su‘nun “edebiyatın ölçüsünü yitirip yitirmediği”yle ilgili sorusunu cevapladı.

İnci Aral: Olumsuz bir başka durum ise eleştirinin bitmesi. Artık gazetelerin kitap eklerinde yer alan dost ahbap ve grup içi övgü yazıları dışında sağlıklı bir yorum, yazılanı yerine koyacak bir yaklaşıma rastlanmıyor. Bunu edebiyatımızın en büyük eksiği olarak görüyorum.*

Jale Özata Dirlikyapan: İnci Aral’ın sözleri oldukça tanıdık elbette. Yaygın bir biçimde ve yıllardır dillendirilen bir şikâyet bu. Hatta kimi zaman, bu yokluğu tespit edip durmanın bir tür akıma ya da kadim bir alışkanlığa dönüştüğünü düşünmüyor değilim. Eleştiriden çok, “eleştiri yok” demeyi mi seviyoruz acaba bazen? Oysa İnci Aral gibi bu şikâyeti dile getiren pek çok yazar, okudukları kitaplara ilişkin eleştiriler yazabilirler, bu yolla “yokluğa” bir katkı sunabilirler pekâlâ. Geçmişte örneği çok bunun. Bugünse bir edebiyatçının başka bir edebiyatçıya ilişkin yazısıyla pek karşılaşmıyoruz.  

Aslında eleştiriye “rastlanmıyor” demek de pek doğru görünmüyor bana. Rastlanıyor çünkü. Belki yazılan eleştirilerin okunup okunmadığı, takdir/destek görüp görmediği üzerine de düşünmemiz gerekir. Geldiğimiz noktada, yokluklardan ziyade var olanları arayıp bulmanın, okumanın, öne çıkarmanın, sayıca az da olsalar var olanlar üzerinde durmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Kendime de bunu sık sık hatırlatıyorum aslında.

Öte yandan, evet, elbette bir eleştiri yoksunluğu çekiyoruz. Belki eskilerin yoksunluğunu aratacak cinste bir yoğunlukla… Bir kitap hakkında yazan, yazmayı arzulayan kişinin motivasyonu, kitabı kendi alanı, bağlamı içinden değerlendirmek ya da analiz etmek olmalı şüphesiz; başka birtakım çıkar ya da yarenlik hesapları yapmak değil. Eleştirel düşünme, eleştirel refleksler geliştirmiş olma, kişiyi hedeflemeyen, metin üzerine eğilen yaklaşımlara sahip olma noktasında hem okur hem de yazar cephesinde yalpalamalar, eksiklikler yaşadığımız açık. Eleştiriyi geliştirici değil büyük oranda “tahammül” edilmesi gereken bir unsur olarak görmek de bu durumun önemli bir belirtisi. Tahammül elbette önemli. Ama tek başına kişiyi “olgun” göstermekten başka bir işe yaramayacaktır herhalde. 

William Faulkner: Yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yok. Tek ihtiyacı olan şey kâğıt ve kalemdir. (…) Eğer birinci sınıf bir yazar değilse, zamanı veya ekonomik özgürlüğü olmadığı gibi özürlerin arkasına sığınır.**

Jale Özata Dirlikyapan: İşte bir genelleme daha! Epey romantik bir genelleme olduğunu da belirtmek gerek. Kulağa çok hoş geliyor. Ama işler her zaman bu kadar “hoş” gelişmeyebilir. Ayrıca Faulkner maddi sıkıntı çekmiş bir yazar değil. Söz üzerine düşünürken bunu da hesaba katmak gerek.

Öte yandan yazarın kadın mı yoksa erkek mi olduğu da önemli bir faktör bu soruyu yanıtlarken. Woolf’un “kendine ait bir oda”sını, Ursula K. Le Guin’in babasının nasihatini hatırlamak yeterli. Babası Ursula’ya, yazar olmak istiyorsa ya iyi gelir getiren bir iş ya da zengin bir koca bulmasını salık vermiş. Yazılarından birinde bu nasihati dinlediğini söyler Ursula. Yoksa çocuklarını okula gönderdikten sonra onlar gelene kadar odaya kapanıp yazması mümkün olamazdı kuşkusuz. 

“Birinci sınıf yazar” olma yolunda, yazarın kendisinin ve varsa çocuklarının karnını doğru dürüst doyurmadan yazmaya girişebilmesi, yazma arzusunu diri tutabilmesi imkânsız değilse de zor olsa gerektir. Yazar, bu zorlukla ya da vicdani yükle baş edebilecek kadar güçlü bir yazma arzusuyla dolu olabilir. Ama öte yandan yazma arzusu güçlü olsa da, zorlu çalışma koşulları, yazmaya ve okumaya yeterli zaman ayırması ve bu gücün hakkını vermesi önünde ciddi bir engel oluşturabilir. Hele bizim gibi ülkelerde… Savaş Kılıç, söyleyebilme (ya da yazabilme) hakkı ve bunlara bağlı hazzı Ranciere bağlamında ele aldığı bir yazısına “Hazzın Geceye Sürgünü” başlığını koymuştu. Emekçinin hazzı “kazanmak” ya da “geri almak” için verdiği kıymetli uğraş, kuşkusuz her zaman başarıyla sonuçlanmaz. Ama sonuçlandığı da olabilir. Yazara, yazarın inadına, arzusuna, çalışma koşullarına göre değişen ölçülerde bir “başarı”dan söz edilebilir. Ekonomik koşulları başka birtakım yetersizliklerin “bahane”si olarak öne sürmek başka, bunların yazarı mazur gösterecek ölçüde zorlu koşullar olması başkadır. Ama öte yandan, bu bağlamda bahane ile mazeret arasındaki farkı bizim tespit etmemiz de epey zor olsa gerek. Kendisiyle hesaplaşmalarında, kendisine karşı sorumludur bu noktada yazar. Bahaneler mi öne sürüyor, yoksa mazeretleri mi var? Bazıları için öyle bir nokta olabilir ki, yazmayı engelleyen her yaşamsal ihtiyaç, bahane gibi görünür ona. Bir tür yaratma çılgınlığı, körlüğü… Bazıları da çalışma koşullarının girdabında birinci sınıf yazarlığının hakkını veremeden tarihe gömülür. Olmuştur. Olabilir. 

Faulkner’ı haklı çıkaran önemli bir yazarı, Joyce’u da analım ama. Proust’u “çekemeyişini” şöyle anlatıyor Joyce: “Proust’ta çekemediğim onun mali durumu. Etoil’de ses duyulmasın diye duvarları yeri mantarla kaplı rahat bir evi var. Oysa ben her an birilerinin girip çıktığı böyle bir yerde çalışmak zorundayım ve Ulysses’i nasıl bitireceğimi bilemiyorum.” Joyce mali durumundan şikâyet etse de Ulysses’i bitirmiş. Birinci sınıf yazarlıkta da Proust’dan aşağı kalır yanı yok herhalde. 

Pelin Buzluk:kurslarda yazar olunmayacağını düşünüyorum. Yazmak öğretilmez ama öğrenilir, okuyarak, yazarak, yaşayarak.***   

Jale Özata Dirlikyapan: Pelin Buzluk’un ne demek istediğini anlıyorum. Ancak bu tartışmayı biraz kısır ve gereksiz bulduğumu da söylemem gerek. Eleştiri yokluğunun sıkça dillendirilmesi gibi, atölyelerden yazar çıkmayacağı saptaması da sıkça yapılıyor epeydir. Ben böyle bir genellemeyi rahatlıkla yapamayan taraftayım. Daha doğrusu, bu konu üzerinde düşünmeyi, enerji emici tartışmalara girmeyi pek de arzu etmeyen tarafta. Yazarlık atölyeleri çoğaldıkça ve popülerleştikçe, popülerleşen her kültürel unsura olduğu gibi, bu atölyelere yönelik olumsuz tepki de güçleniyor. Oysa mesele, genel anlamıyla atölyeler/kurslar değil, yürütücüler ve katılımcılar. Yazarlığı bir proje gibi gören, bu yolda “yapılması gerekenler”i adım adım, “yanına tik atarak” yapan, kabaca “yazar olmak isteyen” kişiler kuşkusuz atölyelere gitseler de gitmeseler de sanatçı olamayacaklardır. Yazar olmak istenmez ki çünkü; bunda bir tuhaflık var. Sanki sözcük kişinin fazlasıyla dışında da kişi onu bir kementle yakalayıp kendisine çekmeye çalışıyor gibi. Bu kişi atölyelerde belli bir tekniği öğrenebilir, onu az çok işletebilir. Piyasaya “okunabilir şeyler” sunabilir. İstediği buysa, biraz akıllı, dikkatli ve azıcık da birikimliyse buna ulaşması zor olmayabilir. “Sizi yazar yapacağım”, “bu atölyeden yazarlığı öğrenmiş olarak çıkacaksınız” falan diyen bir yürütücüyle işin “formülünü” öğrenebilir. Sonra anlatacak bir hikaye bulup formüle göre dizayn eder. Bitti gitti.  

Öte yandan, kendisini tüm idealizasyonların ötesinde, karanlığıyla ve aydınlığıyla, hakikati ve yapaylığıyla yazarak var edebilen, bu “olma” yolunda sadece rasyonel aklın emrettiği “piyasa şeyleri”ni değil, birtakım aşırılıkları, belki aptallıkları bilinçsizce yapıveren, içindeki yaratıcı küçük canavara tâbi, çok okuyan, en önemlisi yazmayı “delice” arzulayan bir kişi, bu yazarlık atölyelerinden birinde öyle bir karşılaşma/deneyim yaşayabilir, kalemini engelleyip duran bir düğümün öyle kolaylıkla çözülüverdiğine tanık olur ki, birdenbire yükseğe sıçrayabilir. Ayrıca eğer yürütücü de kendini büyük ölçüde kanıtlamış bir edebiyat yazarıysa, kendi sorularını, bazen yanıtlarını, açmazlarını, güven ve güvensizliklerini paylaştığı, meseleyi bir tür etkileşim olarak ele aldığı ölçüde, bu karşılaşma katılımcılar için ilham verici olabilir.

Evet, yazmak okuyarak, yazarak, yaşayarak öğrenilir. Ama “atölye” denen şeyi donuk, cansız bir “öğreten/öğrenen” ortamı olarak düşünmek yerine, bağlama, kişilere göre değişen bir “deneyim” alanı olarak ele alırsak onun da okumaya, yazmaya ve yaşamaya dâhil olabileceğini teslim etmeliyiz. Hatta günün ortalama 8 saatini, nefret ettiği bir iş ortamında geçiren yazmaya yetenekli ve arzu dolu bir kişi için daha “yaşamsal” bile olabilir atölye ortamı. Bu durumda, atölyeleri/kursları ilk elden, topyekûn yararlı/yararsız ilan etmek de yersizleşecektir.

+1

Hüseyin Su: Bir öykü yazarı, yazdığı ‘öyküyü’ yanlışlıkla şiir dergisine gönderiyor. Şiir dergisinin yöneticileri de kendilerine gelen bir ‘öyküyü’ şiir sanıyorlar ve yayımlıyorlar. Burada, sizce de çok önemli bir ‘edebiyat ölçüsünü yitirme’ durumundan söz etmek gerekmez mi?****

Jale Özata Dirlikyapan: Hüseyin Su’nun “edebiyat ölçüsünü yitirme durumu” sözüyle ne demek istediğini tam anlamamakla birlikte, anlattığı bu olayı edebiyat açısından “olumsuz” bulduğunu hissettim.  Öykü niyetiyle yazılmış bir metnin şiir, şiir niyetiyle yazılmış bir metnin öykü sanılmasında bir olumsuzluk yok oysa. Türler arasında keskin ayrımlar silikleşmeye başlayalı çok oldu. Ölçüler değişir, dönüşür, zamanla yok olur. Şiirin, öykünün tanımı sabitlenemez. Böylesi bir durumda şahsen önemseyeceğim tek şey metnin etki gücü olurdu. İster öykü sanılsın ister şiir. Ne önemi var ki?    

3+1 kategorisindeki bütün yazıları okuyun.

Yeni yazılardan haberdar olmak için kaydolun:

Diğer 13 aboneye katılın

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.