Hakan Bıçakcı’dan yazmayı kısıtlayan 9 sorun ve çözümleri

Yazar Hakan Bıçakcı, Kafka Okur dergisinin Konu: Atölye bünyesinde başlattığı Nasıl Başlanır? söyleşilerine katılarak “Öykü yazmaya nasıl başlanır?” konulu bir sunum gerçekleştirdi. En sevdiği yazarın Franz Kafka, okuduğu en iyi öykünün Dino Buzzati’nin Yedi Kat öyküsü olduğunu söyleyen Bıçakcı; Sait Faik Abasıyanık‘ın öykülerinden çok etkilendiğini, kendisine göre en büyük Türk şairinin de Edip Cansever olduğunu dile getirdi. “Hepimiz Gogol’un Burun’undan çıktık.” diyerek en sevdiği öykücünün, fantastik türü başlatan ve çifte kodlanmış metni ortaya atan Nikolay Gogol, en sevdiği öyküsünün de Burun olduğunu belirten Bıçakcı, yazarın Petesburg Öyküleri‘ni de zamanın çok ötesinde ve olağanüstü bulduğunu ifade etti.

“Gerçi beni biraz yazmaktan da soğuttular.” diyerek Ahmet Hamdi Tanpınar gibi güçlü kalemlerin kendi yazma isteği üzerindeki etkisinden de bahseden Bıçakcı, Tanpınar’ın eserlerini ilk okuduğunda elinin kaleme gitmediğini ve “Onlar yazsın biz okuyalım.” duygusu yaşadığını “Tanpınar’ın kullandığı dili, Türkçeyi görünce, ‘Ben bu Türkçeyle mi yazacağım?’ diye insan bunalıma giriyor. İfade gücü, zenginliği ve Türkçenin imkanlarının aslında ne kadar çok olduğunu bize gösteriyor.” sözleriyle anlattı.

“Ya böyle olsaydı?” tarzındaki öykülere hayranlık duyduğunu; okura söyledikleri yalan yanlış çıkan güvenilmez anlatıcının da en sevdiği anlatıcı türü olduğunu belirten Hakan Bıçakcı, yazdığı deneme ve öykülerinde çıkışsızlık, tekinsizlik, Kafka’daki gibi bilememenin şokunu barındıran modernist dönem ile kendinin farkında olan hikâye durumunu içeren postmodern dönem arasında kaldığını; öykünün dinamik ve kısa yapısına güvenip çeşitli denemelere giriştiğini söyledi.

“Ben yazdım, benim aklıma geldi.” diyen katıksız egoizme sahip yazarlık hissinin kendisine çok uzak olduğunu, estetik coşkuya kendisini daha yakın bulduğunu belirten Bıçakcı, biriyle birlikteyken ve kendimizle baş başayken yaptığımız iki ayrı konuşma tonuna sahip olduğumuzu; bir karakteri kurgularken, iç sesi yazarken biriyle konuşuyormuş gibi değil de kendiyle konuşuyorken kullandığı tonu seçmeye -daha gerçekçi olduğu için- özen gösterilmesi gerektiğinin altını çizdi.

Yazarın hep bir ev ödevi olduğu hissiyle huzursuzluk içinde olmasının aslında saçma olduğunu, oysa kimsenin yazardan böyle bir şey beklemediğini; bunun yazarın kendine uydurduğu bir görev, kendiyle ilgili bir dert olduğunu ifade eden Bıçakcı, yazarın “Oysa yazmam gerekmiyor.” diyerek bununla yüzleşmesinin onu rahatlatabileceğini vurguladı.

Etkilendiği yazar, şair, yönetmen, eser ve filmlerden bahseden, öykülerini hangi teknikle ve nasıl yazdığına dair önemli ipuçları veren Hakan Bıçakcı; söyleşinin devamında yazmaya başlamak veya yazar olmak isteyenlere yol gösterecek önemli paylaşımlarda bulundu:

İlk romanıma, öykü yazdığımı zannederek başladım

İlk romanı yazmaya, bayağı şuursuzca öykü yazıyorum zannederek başladım. Sonra fark ettim ki meğer onlar romanın parçalarıymış. Çok benzer karakterler, çok benzer olaylar… Roman diye otursaydım başına, belki cesaret edemeyip bırakacaktım ama “Bunlar küçük öyküler, deniyorum.” diye diye roman dosyası oluştu.

Yazmaya inanılmaz şuursuz bir şekilde, sıfır bilinç, sıfır plan programla başladım. Öykü yazarak başladım ama ilk yayımlanan üç kitabım roman oldu. Öykü, dördüncü beşincide geldi. Öyküyle başladım ama yayımlanma anlamında öykü çok geç oldu. Hep kısacık öyküler, kesitler yazıyordum. Üsluptan çok, olaya odaklıydım. Yazmaya başladıkça üslup derdi gelişmeye başladı. İlk başta sadece enteresan hikayeler düşünüyordum. Öykülerin, aslında bir romanın parçaları olduğunu hissederek onları romana dönüştürdüm.

Yazar olma hayalim yoktu

O dönem sorsaydınız, tamamen kendim için yazıyordum, hiç kimse için değil. Yazar olma hayalim, iddiam hiç yoktu ama elimde bir roman dosyası oluştu. Üniversiteden sonra yayınevine götürdüm. Büyük yayınevlerinden korktuğum için Oğlak Yayınları’nın İlk Yapıtlar serisini gözüme kestirdim. Onlar yayımlamak istediklerini söylediler. Eminim iki üç yayınevi reddetse devam etmezdim, küserdim. Çünkü öyle çok mücadeleci bir ruhum yok.

Yazarken özel bir yöntem izlemedim, aslında sadece okumak ve izlemek. Üst üste okuyup çok etkilendiğim romanlar oldu. Bir yandan sinema merakı başladı. İzlediğim filmler biraz daha motive edici oldu. “Oradaki birtakım ilginç teknikler yazıda nasıl kullanılır acaba?” diye düşündüm. Bir yandan müzik, bir şarkının sözü, bazen bir müzik tarzı beni etkiledi. Hepsi karışarak beni yazarlığa doğru götürdü. Tabii ki okuduğumuz etkilendiğimiz şeylerden sürekli besleniyoruz. Birçok disiplinle ilgilenmek bence faydalı oluyor. İzlediğimiz filmler, okuduğumuz, etkilendiğimiz kitaplar bizi yönlendiriyor. Biz onu sanatçı içgüdüsü zannediyoruz, halbuki daha önce okuyup etkilendiğimiz şeyler yavaş yavaş bizi bir yola sokuyor. 

Sonunu bilmeden yazmaya başlayamam

“Aklıma bir sahne geldi yazmaya başladım.” diyenlerden hiçbir zaman olmadım. Ben o sahneyi yazar kalırım. Mutlaka giriş gelişme sonuç omurgasını oturtuyorum. “Ne olacak, hikâye nereye gidecek, sonunda ne oluyor?” bilirim. Sonunu bilmeden hayatta yazmaya başlayamam, başını yazamam. Son sahneyi bilmeden ilk sahneyi yazmama imkan yok. Çünkü onlar organik bir bağlantı içinde. Hatta başını değiştirirsem gidip sonunu ona göre değiştiririm. Ana akışı, omurgayı çok net bilirim. Bu, ilk bakışta biraz sıkıcı bir mühendis işi gibi geliyor ama yazmaya başlayınca değişiyor. Planladığın gibi olmuyor hiçbir zaman ama planlamak yazmaya başlamak için çok gerekli. Çünkü öbür türlü girişi yazılıp bir kenarda kalıyor. Çoğu insan etkileyici girişler yazıp o girişleri bir kenara bırakır. Önce bu olur, sonra olay böyle gelişir, buraya gider, finalde de bu olur. Onu düşündükten sonra yazmaya başlıyorsunuz ve yazarken mutlaka değişiyor. Hayatta da öyledir; bir şeyi planlar, o gün bir program yaparsın sonra bir yaşarsın o program bayağı değişir. Bu, tamamen senin uydurduğun bir dünya olduğu için kurmacada çok daha fazla değişiyor. Ben hep planlama taraftarıyım. “Önce bir sahne geldi aklıma sonuna kadar yazdım.” durumu çok zor, devam etmeme ihtimali yüksek.

Ne yazdığın  değil nasıl anlattığın önemli

Öykü nedir, romandan nereden ayrılır? Kurmaca ve kurmaca dışı ayrımı çok net ama öykü aslında biraz daha eksiltme sanatıyla ilgili. Şiire doğru gittikçe eksiltme devam ediyor. Romanda daha çok bilgi, ayrıntı var. Anlatı, öyküye doğru biraz daha eksilmeye başlıyor, şiirde iyice eksiliyor, soyutlaşıyor. Hatta bu eksiltmeyle ilgili klişeleşmiş 8’de 1 kuralı vardır:  Senin kafandaki hikâyenin 8’de 1’lik oranı öyküde olmalı, bunu buz dağının görünen yüzü gibi düşünebiliriz. Her şeyi takır takır yazmamalı, arkada olan bazı olayları okuyucuya bırakmalı.

Yazmak isteyenler, yazar adayları için önemli bir konu “Ne anlatacağın değil nasıl anlatacağın?” meselesi. Ne anlatacağına karar vermek, işin çok küçük bir kısmı. Ondan sonra nasıl anlatacağına karar verme kısmı var. Ne anlatacağın, aslında konusu ne? Bu işin en basit kısmı ve aslında yazmayla çok ilgili olmayan insanların da etrafınızda en çok merak edeceği şey. “Bir roman yazıyorum.” diyorsunuz, “Konusu ne?” diyecek. Nasıl anlatacağınızı, nasıl bir teknikle yazacağınızı size kimse sormayacak. Ama işin büyük kısmı, bu.

Ne anlatacağımıza karar verdiğimizde aslında bir arka hikâye çıkarıyoruz. Bunu olay örgüsüne dönüştürürken eksiltmeye başlıyoruz. Hikâye neyse, olay örgüsü bazen üstüne tak diye oturuyor, aynısı oluyor. Benim arkada bildiğim hikâye ile önde olay örgüsüne koyacağım hikâye arasında birtakım kopukluklar olması gerekiyor. Kafka’nın 11 Oğlum öyküsü gibi olay örgüsünden tamamen bağımsız öyküler de olabilir. Öykülerde olay örgüsü olmak zorunda değil, Çehov öykülerinde olduğu gibi. Ama olay örgüsüz bir roman gerçekten çok daha zor.

Hikâye mi öykü mü roman mı?

Öykü, kaç sayfadan sonra roman olur? Böyle bir şey yok. Roman, yan öykülerden oluşur, öykü kendisidir. 300 küsur sayfalık bir öykü veya altı kelimelik bir roman olabilir. Yazarın öykü olarak yazdığı ancak yayınevinin roman olarak yayımladığı eser roman mıdır öykü mü? Bunlar tartışmalı konular. Kurmaca ve kurmaca dışı net ayrımı yapamıyoruz. Öyküde bu işe kafa yoranlar öykünün uzunluğuna değil anlamına odaklanır. Kıstası, kısa olmaktan kurtaranın da öykünün anlamı olduğu üzerinde hemfikiriz. Konusundan çok anlamından bahsedilebilir çünkü konusundan bahsetmek çok kısa olabiliyor ama özellikle iyi öykülerin anlamı çok uzun olabiliyor.

Kısa öykü ifadesi yanlış. Hikâye ile öykü aynı şey değil. Hikâye, işin arkasında ne anlattığınızdır. Bir filmin de bir çizgi romanın da hikâyesi vardır. O hikâye bir kurgudan geçerek bir edebî türe, öyküye, romana dönüşür. Her edebî türün bir hikâyesi vardır, olay örgüsünün arkasındaki hikâyedir. 

Yazarken sık karşılaşılan sorunlar

Özgünlük takıntısı

Özgünlük takıntısı, insanı yazmaktan soğutur. Özgün, bambaşka bir şey yapma duygusundan kurtulmak gerekir, bu insanı kilitler. Çünkü 2019 yılında özgün bir şey yapma ihtimalimiz sanki yok. Bir şeyi tekrar yazacağız,  bir şeyin atmosferine, karakterine benzeyecek ama o senin özgün filitrenden geçecek. Jean-Luc Godard’ın bu konuda çok sevdiğim bir sözü vardır: “Nereden aldığın değil nereye götürdüğün önemli.”. Bildik bir yerden alabilirsin ama onu bambaşka bir yere götürebilirsin. İnsan çok okuyunca rahatlıyor ve özgünlük takıntısından kurtuluyor, yeni bir şey yazamayacağını biliyor. Biz herhangi bir konuda “O da yapılmış bu da yapılmış.” dersek – tabii ki bir şeyi alıp aynısını yapmaktan bahsetmiyorum –  yazamayız. Özgünlük takıntısından kurtulunca insan rahatlıyor. Bir yerlerden alıp oradan aldığımızı belli bile edebiliriz çünkü postmodernizmin devamı bir dönemde yaşıyoruz. Kopyala yapıştır metinler yazılıyor. Yazılmış metinlerden kopyala yapıştır ile yazılmış eserler bile var.

Mükemmel olma takıntısı

Mükemmeliyetçilik, mükemmel olma, kusursuz olma isteği de çok tehlikeli, bu da insanı kilitler. Hiçbir zaman öyle bir iddiada olmadım. Tabii ki daha iyisi olabilir. Ben de mesela dosyamı yayınevine mükemmel halini aldı, bir cümle eklenemez, bir cümle çıkarılamaz duygusuyla vermiyorum. Böyle bir rahatlığı Allah hiçbir zaman nasip etmedi. Hep “Artık çok yoruldum ve sanki tamam” huzursuzluğuyla veriyorum. Bir noktada vedalaşmam gerekiyor eserle, eminim  bir sene dursa bir sene sonra alsam yine değiştiririm, durmadan değiştiririm. “Bu bitecek ve mükemmel halini alacak.” demek insanı sonsuzluğa götüren bir durum. İçine sinmeme duygusu, sonsuza kadar gider. Bir noktada “Bu tamam, bunun gelebileceği nokta bu.” demek lazım.

Yaratıcılık takıntısı

Tamamen yeni bir şey yapacağım saplantısı da insanı kilitler. Mesela “Ben yaratıcı bir insan mıyım?” gibi yaratıcılık takıntısı var. Etrafımda “Yaratıcı mıyım değil miyim?” diye kendini yiyip bitiren çok insan var. Bir insan yaratıcı olmaz, yaratıcılık işle ilgilidir. İş yaratıcı olur, yaptığın eylemle ilgili bir durum. Bu noktada yaratıcılığı yetenekten ayırmak gerekiyor. Yetenek öyle bir şey ki kullanmasan da vardır. Gitar çalmaya yeteneğin vardır ama gitara dokunmuyorsundur. Bu, senin gitar çalmaya yeteneğini değiştirmez. Ama yaratıcılık öyle bir şey değil. Yaratıcılık iş, eylem üzerinde olur. Dolayısıyla yaratıcı yazarlık, yaratıcı yazarlık kursu da yanlış bir kullanım; “yaratıcı yazın” olabilir sadece, yazının kendisi. “Ben yaratıcı mıyım?” diye değil, “Bu yaptığım yaratıcı mı?” diye bakmak lazım. Bir insanın bir yaptığı yaratıcı olabilir başka bir yaptığı yaratıcı olmayabilir. Bu aslında insanın yaptığı iş ile arasına güzel, konforlu bir mesafe koyuyor. “Benden olur mu, ben oldum mu?” değil de “Bu öykü oldu mu?” demek daha doğru. Yazarlıkla, yazar olmakla değil de yazdığı yazıyla kafayı bozmak daha sağlıklı. “Bu yazdığım olmadı ama belki yarın yazdığım olabilir.” diyebilmeliyiz. Edebiyatta bunun çok örneği var: Dostoyevski için ikinci romanı Ötekiler yayımlanınca, “Bitti bu adam, ilki çok iyiydi.” diyorlar. Küsüp bıraksa Suç ve Ceza olmayacaktı. İnsan robot değil, bir kere iyiyse hep iyi olmak zorunda değil. Bunun farkında olmak kendinizle ilişkiyi rahatlatan bir durum olabilir.

Yaratıcılığın doğuştan gelmesi, Tanrı vergisi olması gibi bir şey elbette yok. Bu, gelişen bir yetenek. Tamamen üzerine gitmekle, çalışmayla olacak bir durum. “Bazı insanlar seçilmiş, ona doğuştan gelmiş.” düşüncesi insanı soğutan bir inanış. Bunu bazı yazarlar kullanıyor, ona sanki doğuştan gelmiş gibi davranıyor. Arada bunu hissediyorum, tüylerim diken diken oluyor. Bu okurla arasına şöyle bir duvar örüyor: Böyle bir yeteneğim var. Bu, bana yukarından verildi. Ben yazacağım sen satın alıp okuyacaksın.” Bazı okur da bunu “Evet zaten bende de yok.” deyip hemen kabul ediyor. “Bende yok ki doğuştan gelmedi.” diyerek aslında tembelliğini rasyonelize ediyor. “Bana ilham gelmedi” diyenler var. Aslında ilham diye bir şey tamamen yok, kısmen var. İlhamdan çok, algıda seçicilik diye bir şey var. Zihin, bir konuda kafa yordukça o konuda gelişmeye başlar. Bir konu üzerinde çalışmanın, dirsek çürütmenin ve bayağı memuriyet yapmanın önemine inanırım.

Birilerini etkileme saplantısı

“Okur ne düşünür?”ü düşünmek, insanı çok kilitler. Tabii ki okur için yazıyoruz, kimse kendi için yazmıyor. “Ben sadece kendim için yazıyorum.” demek dünyanın en büyük yalanı. Eseri beğenilmezse, “Kendim için yazdım.” diyebilmek adına bir savunma mekanizması. Herkes birileri için, birilerini etkilemek için yazar. Birilerini etkileme saplantısı, bu işin aslında karanlık tarafı. “Bu eserim, insanların ruhuna dokundu.” demelerini çok saçma buluyorum, yabancılaşıyorum yazarlığa. İğrenç, insanların niye ruhuna dokunuyorsun, rahat bırak insanları? Umberto Eco, “İnsanların sadece kendi için yazdığı tek bir şey vardır, alışveriş listesi” diyor; çok doğru bir söz. Çünkü alışveriş listesi yaparken domates, patlıcan yazıyorsun; beğenilme kaygın yok. Ama en basitinden bir apartmanın girişine uyarı yazısı yazarken bile aslında bir kaygı var çünkü kendi kişiliğinle ilgili bir şey ortaya koyuyorsun. Dolayısıyla yazarken de böyle. Sanırım ben, kendim gibi birini hayal edip kendi zevkimde birine yazıyorum. Diğer türlü kime yazıyorum diye düşünürse insan, dağılıyor. “Şu ne der, bu ne der”i düşünmeyip sanki izdüşümde etkilemek istediğimiz birilerini alıp onlara yazıyoruz. Bu işin arkasında galiba böyle bir şey oluyor.

Havalı cümleler yazma takıntısı

Aforizma çağında yaşıyoruz, bunun rahatsızlığını da yaşıyorum. Her cümle çok havalı. Bu sanırım Twitter’dan, sosyal medyadan da geliyor: 280 karakterde like toplamalık cümleler. Edebiyat tabii ki böyle bir şey değil, bütünü önemli. Bir öyküde, arada böyle cümleler, aforizmalar patlatmak değil… Kafka’nın Dönüşüm’ünde aradan cımbızla çekeceğiniz havalı bir cümle yoktur. Çok kuru, sade yazılmıştır ama bütünü bir başyapıttır. Değerli olan sizde kalan o tortudur. Aforizma edebiyatı asla olmaz, demiyorum. Olay, o cümleler değil, olay bütün. Siz çok karmaşık bir olayı çok basit cümlelerle ya da basit bir olayı karmaşık bir şekilde anlatabilirsiniz.

Final odaklılık

Final odaklılık da çok tehlikeli. “Acayip bir final fikrim var. Büyük bir tokat atacağım okura.” diyorsun ama o tokadı atacağım diye 80-200 sayfa okutuyorsun. Asıl önemli olan o süreç. Sonunda tokat atmasan da olur. Final odaklılıktan çok, bütün bir süreci düşünmeli; finalde enteresan bir şey de olmayabilir. Ben, romanlarımın sonunu genelde havada bırakıyorum. Hayatımda her şeyin sonu havada kalıyor zaten, yaşadığım olaylar da net bir şeye bağlanmıyor ki. Romanların da öyle bitmesini çok estetik buluyorum. Kafamda onunla ilgili bir sürü son oluyor ama o net sonların hiçbirini yazmıyorum. Birkaç adım öne gelip bırakıyorum. Bunu çok eleştiren oluyor. Aslında onun sonunu en başta düşünüyorum, buna kafa yoruyorum ama o sonu havada bırakmayı tercih ediyorum. Öyküleri, anlatıyı bir sona, finale indirgemek istemiyorum.

Duygudan hareket etme takıntısı

Sanatçılar kabaca ikiye ayrılır: Duygudan hareket edenler ve fikirden hareket edenler. Kendimi fikirden hareket eden tarafta görüyorum. Etrafımda yazmaya başlayıp yarıda bırakanların çoğunun duygudan hareket ettiğini tahmin ediyorum. Fikirden hareket edince bir omurga oluşturulabiliyor, bir taslak ortaya çıkıyor, hikâyenin ana iskeleti oluşuyor. Duygudan hareket ederek yazmaya başlasaydım 6-7 sayfa sonra durur, onu bir şeye dönüştüremezdim. Fikirden hareket edenin içinde duygu yok demek elbette doğru değil, tabii ki bir cümle yazdığın zaman duygular devreye giriyor. İkinci Yeni Şiiri, düşünceden fikirden hareket eden şiir türü olarak kabul edilir. Bu yüzden belki de en sevdiğim şiirler İkinci Yeni’den çıkıyor.

Samimi olma takıntısı

Günlük tarzı yazma, kendi için yazmadır. O kişi için çok değerli ama sadece o kişi için. İnsanlık için onun bir değeri yok. Gerçek edebiyat senin gerçek duyguların, samimi duyguların değildir maalesef. Senin karşı tarafta uyandıracağın duygular, onun güçlü olması önemli. O güçlü olduğunda gerçek bir edebiyat olur. Büyük bir korkuyu, endişeyi o satırları okuyanda uyandırdığın zaman o, edebiyat olur. Ama sen kendi duygu, düşünce ve endişelerini kâğıda döktüğünde, onu bir başkası okuduğunda onda bir şey uyanmıyorsa bir kıymeti yok. O bir iç dökme edebiyatı, bir günlük tutma mantığı olur. Edebiyattaki durum günlük tutmanın ötesindedir. Bu sebeple aslında samimi olması da gerekmez. Bizde bir samimiyet fetişizmi var, beni rahatsız ediyor. “Bunları gerçekten yaşadınız mı?” diyorlar; “Yaşamadım, uydurdum.” diyorum. Bazıları hayal kırıklığına uğruyor. Gerçek olmasının orada bir önemi yok. Bunları gerçekten yaşamamıza gerek yok. Samimiyet değil yetenek önemli orada. Hayatında hiç kavga etmemiş biri, acayip bir kavga sahnesi yazar ve biz dayak yemiş gibi oluruz. Hayatı kavgalarda geçen biri yazar ve çok sahte deriz. Burada yetenek devreye girer.

Kendini yazma takıntısı

Edebiyatın en güçlü yönlerinden biri hem okur hem yazar için beden dışı bir deneyim olması. Kendinden çıkıp başkasına gidiyorsun, zaten değerli olan bu. Ben o yüzden sevmiyorum, küçümsedim az önce günlük tarzını, kendini anlatmayı. Yazarken bir lüksün var; kendinden çık, zaten sürekli kendinle baş başasın. Yazarken kendimden yola hiç çıkmıyor, bir karakter yaratıp onu, sıfırdan anlatmaya çalışıyorum. Ben ne müzik dinlerim, ben ne yaparım değil de bu adam ne yer, ne içer, ne müzik dinler, o ne yapar diye hep ona uzaktan bakarım. Tabii ki benden bir şeyler mutlaka karışıyordur, bilinçaltı vs ama karaktere uzaktan bakma kısmı bu sebeple önemli. Kendimi gerçekten bir an onu yaşayan kişinin yerine koyup “Ne hissederdim?” diyorum ve yazmaya başlıyorum. Bu tip denemeler yapılabilir. “Bugün başıma şu geldi, bunu yazayım.” değil de “Ya bugün başıma şöyle bir şey gelseydi ne hissederdim?” diyerek yazılabilir. Bunlar ilginç egzersizler.  Kendinden uzaklaşmak yazar ile okur arasında ortak bir durum. O sebeple bir karakter yaratma adına yazarken kendini geri plana atmayı tavsiye ederim.

Yeni yazılardan haberdar olmak için kaydolun:

Diğer 13 aboneye katılın

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.