Can Orhun: Kitapla ilgili en keyifli yolculuk, kitabı yazma süreci

Nisan 2016’da yayımlanan ilk romanı Yusuf’un Limanları ile edebiyat dünyasına adım atan Can Orhun, Kasım 2017’de ikinci romanı Ex-libris ya da Pertev Efendi’nin Olağanüstü Yolculuğu‘nu yayımladı. Şu sıralar üçüncü romanının hazırlığında olan Orhun’la onu yazmaya iten sebepler ve son romanı Ex-libris ya da Pertev Efendi’nin Olağanüstü Yolculuğu üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Kendinizden kısaca bahseder misiniz?

İzmir doğumluyum. Eğitimimi bilgisayar mühendisliği ve arkeoloji alanlarında İzmir’de tamamladım. Üniversitede bir süre öğretim görevlisi olarak görev yaptıktan sonra bilişim alanında çalışmak üzere İstanbul’a geldim. Halen de burada bilişim alanında çalışıyor, aynı zamanda da kitap yazma konusunda uğraş veriyorum.

İlk kitabınız Yusuf’un Limanları, 2016 yılında yayımlanmış; edebiyat dünyasına girişiniz aslında henüz yeni sayılır. Bilgisayar mühendisliği eğitimi, arkeolojik kazılar, bilişim alanında çalışmalar derken yolunuz edebiyatla nasıl kesişti?

Edebiyatla yolum aslında çok önceden, kitap okumakla kesişti diyebilirim. Kitaplar her dönemde hayatımda çok fazla yer aldılar. Önce bir okur olarak, sonrasında da yazar olarak… Kitap okumak benim için o kadar büyük keyif veren ve vazgeçilmez bir ihtiyaçtı ki ardından bu kadar sevdiğim bir dünyaya üreten biri olarak da dahil olmanın nasıl bir şey olduğunu görmek için girdim. Dediğiniz gibi, aslında biraz geç bir döneme rastlayan bir giriş bu ama yazar olarak üreten tarafta olmanın da ne kadar büyük bir keyif olduğunu görmek gerçekten çok önemliymiş.

Son yıllarda çok yaygın olan yaratıcı yazarlık eğitimi siz de aldınız mı?

Yazarlıkla ilgili herhangi bir eğitim almadım. Biraz kendi kendimi eğittim diyebilirim. Yazdıkça ve sorguladıkça da kendimi geliştirdiğimi söyleyebilirim.

Beslendiğiniz yazarlar kimler?

Lawrence Durrell en çok sevdiğim yazarlardan biridir. Onun dışında her zaman ilk sıralara koyduğum Amin Maalouf gelir. Son dönemde Pakistan asıllı yazar Tarık Ali’yi büyük keyifle okuyorum. Latin yazarlarını her zaman çok severek okudum. Keyif aldığım her yazarın beni yazma konusunda heveslendirdiğini söyleyebilirim.

Yayımladığınız iki eseriniz de roman türünde. Peki, roman yazmaya başlamadan önce yolunuz öyküden geçti mi?

Hayır. Kişisel yazın hayatım boyunca sadece roman türüyle uğraştım. Sanırım bir kitabı yazarken içinde uzun zaman yaşıyor olmak daha çekici geliyor bana.

İkinci romanınız Ex-libris ya da Pertev Efendi’nin Olağanüstü Yolculuğu’nu yazma fikri nasıl ortaya çıktı?

Aslında kitap okumayı seven herkesin içinde olan kitaba düşkünlükten başladı biraz. Kitaba sahip olmaya olan düşkünlükten… Bunu hikâye eden bir roman yazmayı aklımın bir kenarından geçirirken el yazmalarına olan merakım da bunu biraz pekiştirdi. Ama henüz bunlar sadece bir fikirken ve henüz bir konuya dönüşmemişken bir yerde exlibris konusunun geçmesi bunu kafamda dağınık duran konuları birleştiren kilit taşı haline getirdi. Ardında parça parça exlibrisi, el yazmalarını, bunların Osmanlı’daki, İslam ve Hristiyan dünyasındaki eserlerini araştırmaya başlayınca fikir yavaş yavaş oluşmaya başladı. Ve gerçekten de beni çok içine çeken bir konu oldu. Her araştırma, her okuma kitapta yeni bir fikri oluşturdu. Bunu New York Times gazetesinin 1877 yılındaki konuyla bağlantılı bir haberiyle de bağdaştırınca kitabın ana hatları çıkmış oldu.

Ex-libris ya da Pertev Efendi’nin Olağanüstü Yolculuğu’nu yazma sürecinden bahseder misiniz?

Kitabı yazma süreci kitapla ilgili en keyifli yolculuk diyebilirim. Bir kitabı yazmaya başladığınızda, en azında bende öyle oluyor, kitabın sadece ana hatlarını belirlemiş oluyorsunuz. Yazma süreci kitabın konusunun da belirlendiği süreç oluyor aslında. Yazma süreci benim için çok ciddi bir okuma ve öğrenme süreci de aynı zamanda. Tarihi bir roman yazdığım için yazdığım her konuyu, günlük hayatı, bir olguyu çok iyi araştırmaya ve onu o şekilde kitaba koymaya çalıştım. Kitaplarımda konunun geçtiği dönemlerdeki gerçek olaylar ve insanları da işlemeyi sevdiğim ve konuyla da bağdaştırdığım için burada da ciddi bir okuma yapmam gerekti. Bir de üzerine mücellitlik, hattatlık, yazma eserler konuları da girdiği için daha sıkı bir araştırma ve öğrenme aşaması oldu. Ama kitabın içinde barındırdığı konular benim öğrenmek için kişisel olarak da çok keyif aldığım konular olduğu için bitene kadar çok keyifli bir süreç olarak devam etti. Kitabın ilk yarısında İstanbul, ikinci yarısında da yolculuk konuları ağırlıklı… 18. yüzyılın İstanbul’u ve Pertev Efendi’nin kitabın yolculuğunda gittiği yerler, topraklar, ülkeler, tanıdığı insanlar, kültürler onun hayatına ne kadar çok şey kattıysa sanırım yazma sürecinde benim hayatıma da o kadar çok şey kattı.

Bunca ayrıntılı araştırma ve okuma sonunda romanı ne kadar sürede tamamladınız?

Yazma süreci yaklaşık iki yıl sürdü. Ondan önce de sanırım bir altı ay kadar araştırmak, kurguyu oluşturmak için geçen bir süre oldu. Toplamda iki buçuk, üç yıla yakın bir süre diyebilirim.

Her iki eserinizden çok sevdiğiniz birer cümle (veya paragraf) örneği verir misiniz?

Ex-libris ya da Pertev Efendi’nin Olağanüstü Yolculuğu’nun giriş bölümündeki bir paragrafı, âşık mücellidin kitaplara ilişkin söylediği sözleri aktarabilirim belki:

Kitaplara aşığım ben…
Onların bu evrende kapladıkları alana aşığım. Onlara dokunmaya, bakmaya, hissetmeye, koklamaya aşığım… Onlara sahip olmaya, okumaya, okumaya olan açlığa aşığım.
İçlerinde sakladıkları o inanılmaz bilgiye aşığım. Beni götürdükleri dünyaya, aklıma açtıkları ufuklara, ruhumda yaktıkları ışığa, içlerinde barındırdıkları büyüye aşığım. Sırdaşlıklarına, bilgeliklerine, sığındığım tapınaklarına aşığım.

Bu kitap içinde kitaplara olan tutkuyu barındırırken, Yusuf’un Limanları aslında içinde İstanbul’a ve yollara, yolculuğa olan tutkuyu barındırıyor. Bu tutkuyu ise belirten en iyi cümleler şunlar olabilir:

Ama şimdi evime dönüyorum. Gözümde tüten evime… İstanbul’a. Benim içinde yaşadığım, benim içimde yaşayan şehre. İstanbul’a…

Onun da kokusunu duyuyorum, nefesini hissediyorum, kalp atışını dinliyorum… Aynı Venedik’in olduğu gibi…

Onu da gözlerimle ezberliyorum. Aynı İzmir’i olduğu gibi… Hem de her gün… Yeniden…
Ama fazlası var. Bir şehri insanın kendi içinde yaşaması için fazlası da olmalı… İstanbul’un korkularını da hissediyorum, mutluluğunu da… Tedirginliklerini de hissediyorum, despotluklarını da… Kokusunu da duyuyorum, tenime dokunuşunu da…
Ama içimdeki bu sese kulaklarımı nasıl tıkayacağım… Gittikçe büyüyen bu heyecana… Bu isteğe nasıl direneceğim… Nasıl karşı koyacağım daha ne olduğunu bile anlayamadığım bu çağrıya… Kuluçkasının ne zaman sona ereceğini hiç bilmediğim bu duyguya…

Denizlerin, yolların, rüzgârların, uzakların çağrısına…

Yolda üçüncü bir eser daha var mı?

Üçüncü bir kitabın ön çalışmalarını yapıyorum şu anda. Henüz kurgu aşamasında… Biraz daha zamana gereksinim var sanıyorum ilk cümleyi yazmaya…

İzmir’de doğup büyümüş ve 2000 yılından itibaren de İstanbul’da yaşamaya başlamış biri olarak her iki şehrin sizin edebi üretiminizde ne gibi katkıları oldu?

Ne kadar güzel bir soru… Yayımlanmış her iki kitabım da 18. yüzyılda geçiyor. Bu dönem hem İstanbul hem İzmir çok kültürlü şehirler olarak varlıklarını sürdüren şehirler. Hem Batı hem Doğu kültürünün bir arada yaşadığı, bu kültürlerin birbirine saygı, sevgi ile birbirine bağlandığı, birbirlerinin geleneklerine saygı duydukları ve bir arada yaşama alışkanlıklarının en yüksek olduğu şehirler… İzmir, aynı mahallerde Müslümanların, Ermenilerin, Rumların, Musevilerin, Levantenlerin yaşadığı, aynı sofrada yemek yiyip her birinin bayramlarını beraber kutladıkları bir şehirmiş o dönemlerde… İstanbul ise söylemeye gerek yok, dünyanın en çok ilgi çeken şehirlerinden biri. Batı’nın Doğu’ya hayran olduğu, oryantalist ressamların, sanatçıların Osmanlı kültürünü, İstanbul’u kendi ülkelerinde tanıtmak için gelip uzun yıllar kalarak sanatlarını yaşattıkları dünyanın en güzel şehirlerinden biri.

Bu iki şehir bugün her ne kadar bu çok kültürlüklerini maalesef büyük oranda kaybetse de o günlerin kültürel zenginliklerini hâlâ içinde barındırıyor şüphesiz. Bir İzmirli olmak, uzun yıllar orada yaşamak ve yaklaşık yirmi yıldır İstanbul’da yaşamak ve İstanbul’u çok seven biri olarak burada yaşamak, yazma sürecinde şüphesiz en büyük esin kaynağım diyebilirim. Çok kısa bir not aktarmak gerekirse, yazma sürecinde tıkandığımı hissettiğim zamanlarda yaptığım en güzel şey, İstanbul’un ara sokaklarında kısa bir tura çıkmak. Emin olun, bu eylem, yazma konusunda yeniden heyecanlandırıyor, heveslendiriyor.

Daha üretken ve verimli olmanızda, edebi kişiliğinizde sizi en çok hangi şehrin beslediğini düşünüyorsunuz?

Temelde beni en çok besleyen şehrin İstanbul olduğunu söyleyebilirim. Buna kitapta geçen diğer şehirleri; İzmir’i, bir parça Venedik’i, Londra’yı da eklemek olası belki ama temelde İstanbul kendi başına çok tutkulu bir esin kaynağı…

Onların döneminde yaşamış olsaydınız hangi edebiyat topluluğunun içinde yer almak isterdiniz? Yedi Meşaleciler, Garip Akımı (I. Yeni), Hisarcılar, Toplumsal Gerçekçiler, Maviciler, İkinci Yeniciler?

Sanırım sadece Orhan Veli, Melih Cevdet ya da Oktay Rıfat’a yakın olabilmek için bile Garip Akımı içerisinde yer almak isteyebilirdim… Bir de sanırım bunda yapaylıktan uzaklaşıp yaşama daha bağlı bir akım olmasının etkisi de var.

Lise ve üniversitede aldığınız eğitimlerin okuma alışkanlığı, yazma becerisi kazanmanızda ve edebiyat bilginizin gelişmesinde yararlı olduğunu düşünüyor musunuz?

Şüphesiz. Kendi açımdan edebiyat ile olan ilişkimi yazma eylemine dönüştürmedeki en büyük etken, okumaya olan düşkünlüğümdür diyebilirim. Farklı akımlarda yazan yazarları, şairleri okumak, farklı coğrafyaların, sanatçılarının eserleri ile ilgili olmanın yazma becerisine katkısının çok olduğuna inanıyorum. Ve bunun da kendi kendine gelişmeyeceğini düşünüyorum. Bunun bir eğitimin ama iyi bir eğitimin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. O açıdan önce ailede verilmesi gereken kitap sevgisinin okul çağlarında zenginleştirilmesi çok önemli…

Yazar adaylarına, bir şeyler karalayan ama yayımlamaya cesaret edemeyenlere neler önerirsiniz?

Cesur olmalarını ve hiç düşünmeden yazmaya devam etmelerini öneririm. Yazmak başlı başına bir eylem ve harika bir eylem, ama şüphesiz ki üzerine o kadar emek verdiğiniz ve hayallerinizi yansıttığınız, yazarken büyük keyif aldığınız kitapların başkaları tarafından okunması da bir o kadar önemli. O açıdan iyiye, en iyiye ulaşana kadar, yılmadan, yorulmadan yazmalarını ve bir gün yazdıklarının yayımlanacağı hayallerinden hiç vazgeçmemelerini öneririm.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.